Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Ordu yeni bir sefere çıkmıştır. İlk konaklama yerine geldiklerinde bir

yahudi Sultan İkinci MURAD’ın atının dizginine yapışır:

Yahudi:

Bir maruzatım var Padişahım müsaade buyurun anlatayım ?

Sultan İkinci MURAD :

Elbette! Buyurun nedir maruzatınız ?

Yahudi:

Askerleriniz benim bahçemden elma yediler ve değeri olan

altını ödemediler!

Sultan İkinci MURAD :

Benim askerlerimin hepsi kul hakkı konusunda ne kadar ince hesap

yapmaları gerektiğini bilirler. Bu dediğin nasıl olabilir? Bir yanlışlık olmalı!

Yahudi:

Hakikat budur padişahım. Askerleriniz bahçemden alıp yedikleri

elmaların bedelini ödemediler!

Sultan İkinci MURAD :

(Askerlere döner Bezirgânın söylediklerini duydunuz. Bu dediği doğru

mudur?

Askerler ses çıkarmaz.

Sultan İkinci MURAD :

Sizler benim kul hakkına ne kadar değer

verdiğimi bilmez misiniz? Beni ne kadar mahcup ettiniz bunu kim

yaptıysa hemen söylesin!

Askerlerden biri:

Ben yaptım Efendimiz! (Diyerek öne atılır.)

Sultan İkinci MURAD :

Peki ama nasıl? Kul hakkının önemini bile bile böyle bir şeyi nasıl yaparsın?

Askerlerden biri:

Padişahım benim yediğim elma yerdeydi ve çürüktü. Çürük bir elmanın

para edeceğini düşünemedim; nitekim iki arkadaşım da oradaydı onlar

ağaçtan elma kopardılar ve parasını da bahçeye attılar isterseniz sorun.

Biz asla kul hakkına el uzatmayız.

Sultan İkinci MURAD :

(Bezirgâna sorar Askerlerimin söyledikleri doğru mudur?

Yahudi:

Evet o ikisinin kopardığı elmaların bedelini aldım.

Sultan İkinci MURAD :

Peki öyleyse istediğin nedir?

Yahudi:

Diğer askerinizin yerden aldığı elmanın bedelini de isterim.

Sultan İkinci MURAD :

Peki o çürük elma için ne istersin?

Yahudi:

Bir kese altın isterim.

Padişahın yanındaki vezir itiraz eder:

Vezir:

Ama Padişahımız Efendimiz bir çürük elmaya bir kese altın verilir mi?

Sultan İkinci MURAD:

Hakk sahibi bezirgândır. Elmanın sahibi olan o ne derse onu vermekle

mükellefiz. ALLAH’ın indinde kul hakkı ne kadar önemlidir bilmez misiniz?

İşte hakkın olan bir kese altın!

Bezirgân Padişah’ın adaletinden kul hakkına verdiği önemden son derece

etkilenmiştir. Kendisine uzatılan keseyi eliyle iter:

Yahudi:

Ne olur beni de aranıza alın. Ben de sizin gibi düşünen sizin gibi

yaşayan biri olayım.

derdi olan neylesin ?

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethettiğinde bir süre orada kalır. Bu sırada kaldığı otağda görevli Mısırlı bir hizmetçi kız vardır ki, Selim Han sabah çıkınca, gelir, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gider… Akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına döner…
Bu kız sultanı görür görmez âşık olur. Lâkin platonik bir aşktır bu!.. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı, diğer tarafta basit bir hizmetçi… Ama gönül ferman dinlemiyor ki…
 
 Kızın aşkı dayanılmaz seviyeye ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Padişaha açılmaya karar verir. Yalnız aradaki uçurumu düşününce koca sultanın karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamaz. Düşünür, taşınır ve bir yazıyla ilân-ı aşk etmeyi planlar. Bir not yazarak Selim Hanın yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır: “Derdi olan neylesin?”
Akşam gelince notu gören Selim Han, bunun, çadırını süpüren hizmetçi kıza ait olduğunu anlar. Dünyayı sallayan sultan, bu kızcağızın temiz sevgisine saygı duyar ve kâğıdın arkasına cevabını yazar: “Derdi neyse söylesin.”
Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Kız temizlik için çadıra geldiğinde kaparcasına kâğıdı alıp heyecanla okur. Sultanın cevabından cesaretlenir ve kâğıdı çevirip önceki notunun altına şu cümleyi ekler: “Korkuyorsa neylesin?”
Böylesi bir aşk nasıl söylenir…
 

Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar: “Hiç korkmasın söylesin!”
Sabah bu cevabı okuyan kız artık kararını vermiştir! Aşkını o akşam halifeye söyleyecektir. O gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip beklemeye başlar… Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce kız hemen ayağa kalkar. Selim Han “Buyurunuz, sizi dinliyorum” deyince, kız bütün cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle “Efendim…” der. “Köleniz…” ve cümlesini tamamlayamadan “!” diye feryad ederek yığılıp kalır ve ruhunu teslim eder. Selim Han da çok hislenmiştir. Gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der:
 – Gerçek aşkı şu kızcağızdan öğrenin.
 
 
 Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür…

Abdülhamid Han, İstanbul’da Balat’taki Rum Ortodoks patrikliğinin karşısına bunların
Rum patrikliğine muadil ve onunla ayni hukuka sahip “erksahlik” adıyla Bulgar kilise
riyasetini tesis etmişti. Patrikhane demek olan bu müessesenin binasını da,
bir gecede monte ettirmişti. (Dünyanın ilk prefabrik yapılarından bir tanesidir.)
Bu surette Bulgar kilisesi, Sultan Abdülhamid’in bu siyasi manevrası ile teessüs etmiş oldu.
Bu bir ihtiyaç olduğu ortaya çıkınca, Bulgar ve Rumlar’ın müştereken oturdukları yerlerde kavga başladı.
İttihatçılar, iş başına gelince, “kiliseler kanunu” denilen bir kanun çıkardılar. Rum ve Bulgarlar’ın müştereken
yaşadıkları yerlerdeki kiliseleri onlar arasında taksimi için nüfus ekseriyetini esas aldılar. Sayım yaptılar.
Hangi taraf ekseriyette ise kiliseyi hükümet kuvvetlerini kullanarak o tarafa teslim edip kilisesiz kalan
tarafa da iki sene içinde devlet parasıyla yeni bir kilise yaptırarak aralarındaki ihtilafı bertaraf ettiler.

Bu surette kiliseler kavgası hitama erince, Bulgarlar ve Yunanlar, birkaç yıl içinde dost oldukları gibi,
ezeli düşmanımız Sırplılar’ı da yanlarına alarak Balkan Harbi’ni başlattılar.

Abdulhamid Han bu dehasa siyaseti sayesinde çökmekte olan bir imparatorlugunu 33 yıl ayakta tutmayı başardı.

Üzüm asmalarındaki bohçalar

Avrupalıların ”Muhteşem Süleyman” adını verdikleri Kanuni Sultan Süleyman,  250 bin askeriyle Mohaç Seferine çıkmıştır.

Avrupa ortalarında yol alırken çeşitli bağ ve bahçelerden de geçiyordu.Osmanlı askerlerinin geldiğini duyan köylüler 
evlerini tarlalarını bırakıp dağlara  kaçıyorlardı.

Çünkü onlara göre Türkler girdiği her yerdeki insanları ya esir eder yada öldürürlerdi.

Avusturalyalı Tarihçi Joseph Von Hammer in yazdıklarına göre yemyeşil bağ ve bahçelerini bırakıp dağa kaçan macarlar,
artık herşeylerini bırakmışlar ve canlarını kurtardıkları için seviniyorlardı.

Onlar, binlerce askerin geçtiği bağ ve bahçelerden hayır beklemiyorlardı.

Ordu geçip gittikten sonra gelip tarlalarını gezdiklerini ; üzümlerin yendiğini fakat salkımların yerinde paraların bohçacık
içinde bağlanmış olduğunu hayretler içinde gördüler.

Müslüman Osmanlı Askerinin bu davranışının sebebi; İslam ın emrettiği adalete son derece uymaları,
kul hakkına dikkat etmeleri, vefa ve dürüstlüklerinin çarpıcıbir göstergesiydi.

İşte atalarımız Osmalı yaklaşık 600 yıl böyle doğruluğu ve adaletiyle dünyaya örnek olurken ; onların torunları olarak biz ,
acaba ne kadar bu övülen ahlakşi özellikleri gösteriyoruz ve onlara layık bir nesiliz düşünmeliyiz, ibret almalıyız.

Artan Pilav

Yahya baba, Sultan II. Bâyezîd Hân zamanında, Edirne Bâyezid Külliyesi’nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. 

Mübârek işe girişti mi, ibadet ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu Besmele ile, suyunu Fatihalarla salar. Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı, evliyayı aracı yapar, ALLAH’tan bereket arzular.

Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz; artanı Tuna nehrine atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında toplanırlar.

Kilerci, bakar pilav artıyor; pirinci aşçıya az vermeye başlar. Ama Yahya Baba bir kere bile “Bu pirinç yeter mi?” demez. Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav azalmaz, aksine çoğalır. Yine herkes doyar, Tuna’nın balıkları bile nasibini alırlar. Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: “Bu bir keramet!”

Çok dener ve emin olunca Pâdişaha çıkar. “Bu Yahya Baba boş değil sultanım der, halbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz.
“Bâyeziîd-i Velî gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister. Kilerci ile bir plan yaparlar. O gün Yahya Baba’ya çok az, hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O her zamanki gibi okur, âlemlerin Rabbi’nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz. Yahya Baba artanları yine yüklenir, Tuna’nın yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken Padişah ortaya çıkar.

“Ne oluyor bre. Yoksa devlet malını israf mı edersin?
“Yahya Baba tutulur kalır. Ancak balıklar kafalarını sudan çıkarıp;”
Ayıp olmuyor mu sultanım derler. Koca devletin artığını bize çok mu görüyorsun?”

Yahya Baba öylesine mahcup olur ki, anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır, ALLAH’a sığınır. Bâyezîd-i Velî onun kalkmasını bekler, ama geçmiş ola….

Mübarek çoktan rûhunu teslim edip kavuşmuştur rahmet-i Rahmana …

Hazret-i Ebu Bekir’in kefeni

Bilal-i Habeşi Hazretleri, Resullullah’ın vefatından bir müddet sonra ,müminlerin annesi Aişe-i Sıddıka validemizin 
evinin önüne gidip kapısını çalar.Aişe-iSıddıkavalidemizin içerden ağlayarak şöyle dediği işitilir:
-Ayrılık ateşiyle yanan kalbin kapısını çalan kim ?
-Resullullah ‘ın hizmetçisi,Bilal ‘im…Nasılsınız efendim?
-Ey Bilal Sudan uzak kalan balığın hali nasıl olur?Bu gece rüyada gördüm ki ,Resullullah gökyüzündemeleklerle dolaşıyordu.
nereye gittiğini sordum.Babamın ruhunu karşılamaya gittiğini buyurdu.
  Hazret-i Bilal  ,Ebu Bekir Sıddık ‘ın yanına giderek,Aişe validemizin rüyasını anlatır.Hazret-i Ebu Bekir buyurur ki:
 -ALLAHü Tealaya yemin ederim ki, dün gece bende aynı rüyayı gördüm.Ben kızımın yanına gideyim de beni bir defa daha görsün.
  Aişe validemiz babasını karşılayıp  der ki:
 -Babacığım ! Lazım olur diye sana temiz bir kefen getirdim.
-Yavrum o kefeni bırak ! Müslüman olduğum gün  üzerimde bulunan elbisemi bana kefen yapın!Çünkü çok zamanlar ,
ALLAH sevgisinin verdiği korku ile ağlar ,gözyaşımı  o elbiseye  sürerdim. ALLAHü Teala , o gözyaşlarımın  hürmetine belki
 bana rahmet eder.
 Hazret-i Ebu Bekir o gece vefat etti 

Yıl 1912, İngilizler Hindistan’ı işgal eder, Hindistan Kralı Osmanlı’dan yardım ister. Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmamakla birlikte 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan’a gönderir. 350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur, kalan 330 Osmanlı askeri Hindistan’a çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya başlarlar.

Mühimmat açısından kısıtlı olan Osmanlı askerleri birkaç günlük mücadeleden sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler ve 40 kadarı esir alınır, diğerleri de savaşta şehit olurlar. Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askerini, İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar.

Bir İngiliz gemisi Avustralya’ya geldiğinde, esir iki Osmanlı askeri gemiden bir yolunu bulup kaçarlar.

Bir sure sonra, adı Karadeniz diyarından Mentesoğlu Abdullah olan, baba mesleği dondurmacılığa, Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet de baba mesleği kasaplığa başlar.

1918’de Avustralya Çanakkale’ye asker çıkarır ve bizim iki Osmanlı askeri olayı duyarlar ve hemen buluşur, durum değerlendirmesi yaparlar.

Biz Osmanlı askeriyiz ve Avustralya’da yaşıyoruz. Avustralya devleti Osmanlıya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş, bundan dolayı biz de Avustralya devletine savaş açalım derler.

Alırlar kağıdı, kalemi ve yazarlar:

Sayın Avustralya Başkanı, Ekselans Hazretleri,

Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki, devletimiz Osmanlıya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale’ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız.

Bu bir “Osmanlı Savaş Fermanı “dır. Ekselanslarının bilgilerine duyurulur. 

– Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet,

– Karadeniz diyarından Mentesoğlu Abdullah … 

İki Osmanlı askeri, Sidney’ in 250 km uzağında Karlıdağlar denilen bölgede önce virajlarda tren raylarını sökerek 3 tren devirirler. Üçüncü trende askeri mühimmat bularak silahlanırlar. Aynı bölgede 8 karakol basar ve karakollardaki askerlerin tamamını vururlar.

Ne olduğunu bir turlu çözemeyen Avustralya devletının sonunda iki Osmanlı askerinin yazmış olduğu mektup akıllarına gelir ve bölgeye 250 kadar asker gönderirler ve iki Osmanlı askeri araştırılmaya başlanır. Birkaç günlük araştırmadan sonra sıcak çatışma olur.

Ve iki Osmanlı askeri bu karlı dağlarda şehit edilir.

İki askerin şu an mezarı Sidney’e 250 km uzakta Karlıdaglar’da ve mezarlarında fotoğraf çekmek yasak. Avustralyalılar iki Osmanlı askeriyle savaştık
demek zorlarına gittiği için bu askerlerimize Hindistan asıllı diyorlar. Oysa Hindistan’da ne Karahisar diyarı, ne de Karadeniz diyarı diye bir bölge yok …

kılıcının parlaklığı

Venediklilerin, Kıbrıs için vermekte oldukları vergiyi getiren elçiyi huzuruna kabul etmiş ve alışılagelmiş protokolün hilafına elçi ile konuşarak,
Venedik Devleti’nin antlaşmalara bağlı kalıp bunlara riayet ettiği sürece kendileri ile barış halinde bulunacağını belirtmişti.
Venedik elçisinin bu ziyaretinden önce sadrazam ve devlet erkânı pek endişeliydi. Çünkü hem sultanın, hem de kendilerinin kılıkları pek perişandı.
Yavuz’un zamanında kılık kıyafete düşkünlük, gösterişe kapı aralayan binalar inşası, saltanat tantanası vs. bir kenara itilip yerine tam devlet-i
ebedi-müddet anlayışına uygun bir ruh imarı başarılmıştır. Bunun için başta kendisi olmak üzere bütün devletlilerde sade bir hayat yaşama tavrı öne çıkmıştı. Venedik elçisinin onları bu halde görmesi devlet itibarını düşürecekti. Devir, sultanın disiplin ve celalinden korkanların “İnşALLAH Yavuz Selim’e
vezir olursun!” cümlesini beddua diye söyledikleri devirlerdi. Bu nedenle herkes konuyu hükümdara açmaktan çekiniyordu. Nihayet Hersek zade Ahmet Paşa bütün cesaretini toplayıp meseleyi hünkâra açtı. O da itiraz etmedi ve “Pek doğru söylersin lala, cümle yeni esvaplar giyile!” buyurdu.
Elçinin geleceği gün Kubbealtı’nda divan toplantısı vardı. Vezirler toplantıyı bitirip hep birlikte sultanın yanına arz odasına geçtiler. İçeri girmeleriyle
donup kalmaları bir oldu. Meğer sultan yeni hiçbir şey giymemişti. Yalnız elinde bir kılıç vardı ve tahtında otururken onunla oynuyor, pencereden vuran güneşin ışıkları kılıçta yal tırıklar oluşturup odayı dolduruyordu. Kimse hiçbir şey söyleyemedi. Nihayet elçinin geldiği bildirildi ve huzura kabul edildi. Adam kapı kenarında durup namesini takdim etti ve tercüman vasıtasıyla hükümdarın sorularını cevaplandırdı. Konuşma esnasında da hükümdar elindeki kılıçtan yansıyan parıltıları ara ara muhatabının gözüne doğru tutmaktaydı. Konuşma bitince elçinin gitmesine izin verildi. Ardından sultan Hersek zade’ye seslendi:
—Ahmet, var elçi beye sor, ağzını ara… Acep bizi nasıl bulmuşlar?
Hersek zade emir baş üzere deyip çıktı. Odada çıt çıkmıyordu. Nihayet paşa geri döndüğü vakit heyecan doruktaydı.
—Sordun mu Ahmet?
—Beli saadetli hünkârım! “Kılıcının parıltısı öyle gözümü aldı ki kendilerini göremedim bile”, dediler.
Yavuz gülümsedi ve ayağa kalkıp parmağıyla basamaktaki kılıcı gösterdi:
— Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama ALLAH esirgesin, bir gün paslanır da yaltırıklanmazsa düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.